Aug 13, 2012

Jul 6, 2012

catch the feeling ,forget the rest... happiness is strange u can not name it

Jun 3, 2012

worthy of recommendation

POUL WEBB ART BLOG: Japanese graphics from the 19202 - 30s: Images from "Modernism on Paper: Japanese Graphic Design of the 1920s-30s"  published 2003 by Rikuyos...

Jun 2, 2012

Money Makes the World Go Round


Money Makes the World Go Round

There is no dispute over how money forms our lives. You are stucked into three certain groups according to amount of it. Poors who can not meet their requirement, middle class always in need of more cash and the rich who gain this title by exploiting the others. Just like people, countries are classified relating to their economic power as well, so we can say that the groups i have mentioned just above is a microcosm of world order. To some extent, world’s most powerful countries have exploited third-world countries so far to gather all wealth and middle class countries, like Turkey, tried to pick its share if vultures would left something to rest. This is the way of imperialist world system.

          Economists say that if the United States once sneezes, the rest of the world catches cold. This shows how American-based money system runs the world. However, in the last twenty years we witness the rising of eastern countries owing to economical strenght and the last ten years uptrend of in the process of developing countries such as Turkey, Brazil, Uruguay, Ukraine, etc. So the world is changing. Economists who glorified U.S. ability to hold world, now say that there is an axis shift of economic force towards developing countries. So how this came true?

        “The only thing constant is change” had said Herakleitos. The changing of system and new world order prove famous philosopher. Not shattering the issue, lets have a look at how axis shift occured. Especially after decline of Soviet Union, capitalist regime gain power over communist movement, by that way United States becomes a mega power in the world. To prove that i have found some specific examples:

·         In 2006, U.S. is world’s number one considering 13.13 trillion dollars internal revenue. Although its population consists less than % 5 of the rest world, it keeps the world’s % 20-30 total income.
·         Again in 2006, United States’s total import costs 2.2 trillion dollars that means twofold of the Germany which is the second one.
·         At last, amazingly Turkey’s whole national income is just as much as United States’s military budget.

America and other imperialist countries and of course Jews achieved this kind wealth by some tricky games regarding economy. Money manipulation and gaining over exchange rate is the point besides ordinary economical race among other countries. Thus, these powerful countries ( U.S. and Euro Region) have developed as much as they can do. So after what happened to cause axis shift? Thanks to one of my closest friend Arif Kabasarı who is called Şerafettin or Şero J I found a video of finance analysts Yiğit Bulut and helped me understand hints of this shift. I suggest you as well, here is the link of the video : http://www.youtube.com/watch?v=AK542QWaNXM

He basically mentions about the natural system of the life which covers everything. In the system everything starts from a point reaches its top point and after that starts to falling just like human life, from cradle to death. In the same way, economies of these developed countries i talked about before came to their highest level in term of money manipulating and started to loosing power. In common belief, this was 2007 economic crisis. However this was not a economic crisis, it was the natural process of rising and falling action. During that period opportunists countries like Turkey tried to filling the gaps and achieved so gained power in the region after damaged economies of dollar and euro region. This is the system working just like a seesaw.

May 28, 2012

Al Pacino

Arif erdem'in manchestere attığı golü ararken bu videoya geldim.
boş geçmeyeyim dedim.
para uğruna herşeyi yapan başarılı avukatın yolun sonuna gelince bazı gerçekleri görmesiyle
biz izleyicilere verilen ince ayarlarla dolu bir film.

Al Paçino'nun alaylı bir şekilde godddd? dediğini duyup da etkilenmeyen yoktur sanırım.Paylaştığım sahne filmin son sahnesi.Bu kadar önemli bir diyalok bir filmin sonuna yerleştiriliyorsa bilinmeli ki bu öldürücü darbenin vurulduğu sahnedir.İnanılmaz servete sahip olan bir karakter filmin en önemli sahnesinde sadece God'dan(Allah) bahsediyorsa düşünmemiz lazım. Filmimizin ismi the Devil's advocate-şeytanın avukatı
Garip olan filmin ismi herhangi bir mecaz içermiyor. Yani al paçino gerçekten şeytanı oynuyor.

im here on the ground since the whole things began? efendim?(ben herşeyin başladığı andan beri yeryüzündeyim)
im a fenomen? efendim?
im a humanist? efendim?
maybe the last humanist:)
who in their right mind Kevin,could possibly deny the 20th century was entirely mine ?(aklı başında olan kim 20.yüzyılın tamamen benim eserim olduğunu inkar edebilir ki?)
all of it kevin ...
all of it.
mine!
im peaking.Kevin
its my time now.



sizce bu insanlar çıldırmış mı yoksa bilip de bize anlatmak istedikleri bişeyler mi var ? sizce canları sıkılıp prodüksiyon mu yapmışlar? para bizde zaten diyip bi de bu konulara mı el atsak demişler . niye bu kadar önemli konuları-diyalokları gözümüze sokuyorlar? ne güzel yaşıyorduk şeytan felan ne alaka ? 57 milyon dolarlık yapımın vermesi gereken mesaj bu mudur? Yoksa biz mi bazı konuları küçümsüyoruz?yorum sizlerin

May 27, 2012

Venüs'ün Kalbi: ERKEKLER...

Venüs'ün Kalbi: ERKEKLER...: Bir erkek çocuktur aslında… Bunu yüzünü yıkarken fark edebilirsiniz. Sokaktan gelmiş bir çocuk gibi her yere su sıçratarak yıkar elini yüz...

Şefin önerisi

Kamil Kılıçarslan'ın editörlüğünü yaptığı okunması gereken bir yazı heheh
yazı sonunda batı kültürü dersinin çoğunu halletmiş olucaksınız

Kamulaştırma ve zoralım

1848 devrimi sırasında, dudak uçuklatıcı servetinin derdine düşen Rothschild'in şöyle bir şaka yaptığını anlatırlar: "Peki, kabul, servetimi başkalarının sırtından yaptım. Ama bu serveti tüm Avrupa'da yaşayan insanlara eşit olarak dağıtacak olursak, adam başına beş franktan fazla düşmez. Ve ben, isteyene, hakkı olan beş frankı vermeye hazırım".
Bunu böylece açıklayan ve bir gazetede de yayınlatan ünlü zengin, ellerini arkasına bağlayıp Frankfurt caddelerinde dolaşmaya başlamış. Yanına gelip kendisinden beş franklarını isteyenlerin sayısı dördü beşi geçmemiş, o da yüzünde şeytani bir gülümsemeyle istekleri yerine getirmiş. Numara tutmuş, milyonerin soyu sopu hâlâ büyük dedelerinin milyonlarının üstünde oturuyorlar.
Bazı burjuva düşünürler de bize aynı şeyi söylüyorlar aslında: "Kamulaştırma mı! Anlıyorum! Bu demektir ki, herkesten paltoları alınıp büyük bir yığın halinde üst üste konacak... Sonra da, herkes yığından kendine en iyi paltoyu kapabilmek için birbiriyle kavga edecek!"
Ne demeli: Aptalca bir şaka mı, saçma bir gevezelik mi?!
Biz hiç de daha sonra dağıtmak için paltoları bir yere yığmayı falan istemiyoruz (Üstlerinde başlarında bir şey olmadığı için soğuktan tir tir titreyen insanlar bu işten kazançlı çıkacakları halde düşünmüyoruz böyle bir şeyi). Rothschild'in paralarını bölüşmeyi de kesinlikle istemiyoruz. Bizim istediğimiz, dünyaya gelen her insanın üretici bir işi öğrenmesi ve kimseden izin almadan ve yok tarla sahibiydi, yok fabrika sahibiydi diye kimseye emeğinin aslan payını vermeden bir işte çalışmasıdır.
Rothschild'lerin, Vanderbilt'lerin ellerinde bulunan zenginliklere gelince, biz bunları yalnızca ortak üretimimizi daha iyi örgütlememize yardımcı olacak varlıklar olarak görüyoruz.
Çiftçi elde ettiği ürünün yarısını çara ya da toprak ağasına vermeden toprağını sürebiliyorsa, toprağı sürmeye, gübrelemeye yarayan makineler çiftçinin emrindeyse; fabrika işçisi bir iki patron için değil de tüm toplum için üretebiliyorsa, ne işçi-köylü yarı aç yarı tok ve paçavralar içinde yaşayacak, ne de Rothschild'ler ve öteki sömürücüler kalacak dünyada. İşçi yarattığı değerin ancak küçük bir parçasını oluşturan bir ücrete işgücünü satmak zorunda kalmadığında, Rothschild'ler de kalmayacak.
Bize diyorlar ki: "İyi, güzel de, sizde de, aşağıdan Rothschild'ler yetişebilir. Birinin Çin'e ya da bilmem nereye gidip milyonlar kazanmasını ve sonra da dönüp buraya yerleşmesini engelleyebilir misiniz? Bu adamın milyonlarıyla kendine hizmetkârlar, işçiler tutmasını ve onları sömürmesini nasıl engelleyeceksiniz? Tüm dünyada aynı anda devrim yapacak haliniz yok ya! Öyleyse? Yoksa sınırlara gümrük görevlileri yerleştirip gelenlerin üzerini arayacak ve yanlarındaki paraya zoralım mı uygulayacaksınız? Jandarma-anarşistlerin yolcuları kurşunlamalarını izlemek hayli ilginç olurdu doğrusu!"
Büyük bir yanlışa dayanıyor bu düşünceler: "Varsılların varlığı nereden geliyor?" diye sorulmuyor insanlara. Birilerinin varsıllığının, birilerinin yoksulluğuyla mümkün olduğunu anlamak için uzun incelemeler yapmaya gerek yok. Yoksulun olmadığı yerde, onları sömüren varsıl da yok demektir. Ancak halkın yoksulluğundan doğar varsıllık.
Ortaçağda, büyük servetlerin doğduğu zamanı düşünün. Feodal baron (Rusya için söyleyecek olursak boyarin ya da knyaz), kimsenin yurt tutmadığı bir yerde binlerce desyatin verimli araziye el koymuştur. Ancak, bu arazi birilerince yurt tutulmadıkça baronumuz henüz zengin değildir. Çünkü toprak ona henüz hiçbir şey getirmemektedir ve Ay'daki bir araziden daha değerli değildir onun için. Zenginleşmek için ne yapacaktır baron? Köylü arayacaktır.
Şayet her köylünün, üzerinden kimseye haraç vermediği bir parça toprağı ve o toprağı işleyecek hayvanı, aracı-gereci olsa, baronun arazisinde kim giderdi çalışmaya? Herkes kalıp kendi toprağında çalışır, baron da bir başına kalakalırdı. Ne var ki, gerçeklikte, savaşların, kuraklığın, vebanın, hayvan telefatının perişan ettiği, ne pulluğu, ne atı olan (Ortaçağda demir pahalıydı, koşum hayvanı da öyle) köylülerden tümen tümen bulabilir baron.
Evet, her yer, bir iş bulabilmek için yollara düşmüş yoksullarla doluydu. Bizim baronun arazisinin önünden geçen bir yol kavşağında da, üzeri değişik boyutlarda haç işaretleriyle ve yine yoksulların anlayabileceği başka işaretlerle dolu bir direk bulunurdu. Bu işaretlerin çözümü genellikle şöyleydi: Bu araziyi yurt tutacak köylüye: Toprak, karasaban, kulübesini yapması için kereste, at ve tohumluk tahıl verilecek, şu kadar yıl hiçbir şey için hiçbir ödemede bulunması istenmeyecektir.
"Şu kadar yıl", örneğin eğer dokuz yılsa, direk üzerine dokuz adet haç çizilmiş oluyordu ve köylü bu dokuz haçın ne anlama geldiğini çok iyi anlıyordu.
Ve işte yoksullar baronun arazisine yerleşmeye başladılar. Arazide yollar açtılar, bataklıkları kuruttular, köyler kurdular, iş hayvanları edindiler ve başlangıçta hiçbir vergi, haraç vermediler. Sonra, -dokuz yıl sonra- baron kira sözleşmesini burunlarına dayadı, aradan bir beş yıl daha geçince ayni ve nakdi haraç istemeler başladı, sonra bunun miktarı arttıkça arttı, köylünün ödeme gücünün sınırına varıp dayandı. Köylü her yeni koşula boyun eğdi, çünkü koşullar her yerde aynıydı, buradan başka yerde daha iyi koşullarda bir iş bulabilmesi olanaksızdı. Böylece yavaş yavaş, -yasaların da büyük yardımıyla -yasaları da baronlar yapıyordu çünkü,- köylünün yoksulluğu, baronun varsıllığının kaynağı olup çıktı... Bir tek baronun da değil, köylünün ödeme gücü arttıkça çoğalan ve arı oğlu gibi köyün üstüne çullanan koca bir tefeciler sürüsünün... Bu noktada köylü artık bir toprak kölesi olmuştur ve baronun yanından bir yere ayrılabilmesi mümkün değildir!
Böyleydi işte durumlar Ortaçağda. İyi de, sanki şimdi de öyle değil mi? Özgürce işleyebileceği toprağı olsa köylü hiç 1 desyatin toprak için yüz ruble ödeyerek kendini ücretli köleliğe mahkûm eder mi? Kaldırdığı ürünün üçte birini, bazen yansını, hatta bazen tamamını toprak ağasına vermeye razı olur mu?
Ama işte köylünün hiçbir şeyi yok elinde; tek isteği topraktan karnını doyurabilmek, bunu sağlayabilmek için de alın teriyle, kanıyla, canıyla beyleri, paşaları zengin edip duruyor. Mujik yoksulluğundan prenslerin, kontların, tüccarların varlıkları büyüdükçe büyüyor. Kısacası şu bizim yirminci yüzyılda da her şey tıpkı Ortaçağda olduğu gibi.
II
Toprak sahibi, mujiğin yoksulluğundan, fabrika sahibi de işçinin yoksulluğundan varsıllaşıyor.
Örneğin bir burjuva şu ya da bu yolla iki yüz bin rublelik bir parayı toparlamış. Bu, az para sayılmamakla birlikte, çevremizde tanık olduğumuz çılgınlıkta lüks bir yaşam sürülmesi durumunda fazla dayanmaz. Diyelim yılda yirmi bin rubleyle bir eli yağda bir eli balda lüks bir yaşam sürmeye karar verdi burjuvamız. Ama bu, parasının en çok on yıl içinde tükenmesi anlamına gelir. Bu durumda "pratik" bir insan olarak burjuvanın yapacağı şey, hem sermayesini olduğu gibi korumak, hem de yıllık esaslı bir gelir elde etmek olacaktır.

Peki ama bu iş nasıl olacak? Bu işin olabilmesi bugünkü toplumsal yapımızda hiç zor değil. Çünkü bugün köyler olsun, kentler olsun, bir hafta sonra, hatta yarın, karnını nasıl doyuracağını bilmeyen işsizlerle doludur. Böylece burjuva uygun bir mühendis bulur ve bir fabrika yaptınr ona. Bankerler -özellikle de hilekar, sahtekar, anasının gözü gibi bir ün kazanmışsa- seve seve bir iki yüz bin ruble daha borç verirler kendisine. Bu sermayenin de yardımıyla, artık üç yüz dört yüz işçiyi işletmesinde çalıştırabilirle olanağını kavuşmuş demektir.

Ama çevredeki köylerde, kentlerde insanların kendilerini geçindirebilecek doğru dürüst birer işi olsaydı, kim gider de çalışırdı onun fabrikasında? Bir günde çıkardığı işin pazarda beş rubleye satıldığını bilen bir işçi elbette gidip de günlüğü bir rubleden bu işte çalışmazdı. Kentlerin kenar semtlerinin ve buralara yakın köylerin aç insanlarla dolu olduğu herkesin bildiği bir gerçek; bu nedenle bir fabrikanın kuruluşu tamamlanır tamamlanmaz, dört bir yandan insanların koşuşup, "Allah rızası için beni işe alın efendim, çalışmama karşılık sizden bir şey istemem, çocuklarımın karnını doyuracak iki dilim ekmek verin yeter!" diye yalvaracaktan da ortada. Fabrika sahibine belki üç yüz işçi gerekli, ama bir anda çevresi bin kişiyle birden sarılıverir. Fabrika çalışmaya başladıktan sonra, patron eğer tam bir su katılmamış ahmak değilse, her işçiden yılda en az iki yüz üç yüz ruble kazanmaya başlar ve esaslı bir yıllık gelirin sahibi olur. Hele bir de uygun bir üretim alanı seçmişse kendine ve biraz da becerikliyse, ufak ufak fabrikasını genişletmeye, çalışan işçi sayısını çoğaltmaya, dolayısıyla da yıllık gelirini gitgide büyütmeye başlar.

Hazret artık kentin saygıdeğer simalarından biridir; önce kentin kendisi gibi saygıdeğerleriyle, üst düzey devlet görevlileriyle, valilerle, paşalarla oturup kalkmaya başlar, ardından da servetini bir başka büyük servetle birleştirebilmenin bir yolu olarak varsıl bir kızla evlenir. Çocukları için yurtlar yuvalar edinir, sonra bir de bakmışsınız bir devlet ihalesi onda kalıverir: Askeriye için çürük çarık çizme ya da yerel hapishane için kurtlanmış un vb. gibi şeyler... Servet ha babam katlanır böylece, hele şansına bir savaş çıkıverirse ya da savaşın kendisi değilse bile, söylentisi yayılıverirse, deme gitsin! Ya savaşla ilgili bazı gereçlerin üstencisi olacaktır, ya da şöyle esaslı bir banker-borsa üçkâğıdı çevirecek ve tam anlamıyla para babası olacaktır.

Birleşik Devletler'de gördüğümüz büyük zenginlerin onda dokuzunun kökenlerinde (Henry George'un da "Toplumsal Sorunlar" adlı kitabında belirttiği gibi), devletin yardımıyla gerçekleştirdikleri büyük bir dolandırıcılık yatar. Avrupa'nın tüm monarşi ve cumhuriyetlerindeki büyük zenginliklerin onda dokuzunun da kökeni aynıdır: Milyoner olmanın yolu budur.

Servet edinmenin ilmi diyelim buna... Önce yoksul insanlar bulacaksınız, onlara hakları olan ücretin dörtte biri, beşte biri kadar bir ücret ödeyerek belli bir birikime kavuşacaksınız, ardından devletin yardımıyla büyük bir operasyon gerçekleştirdiniz mi artık kimse sizi tutamaz.

Durumun bu olduğunu saptadıktan sonra, iktisatçıların "tasarruf kaynaklı" diye adlandırdıkları bir avuç servetin üzerinde durmaya değer mi? Kaldı ki, "tasarruf eğer yoksulların sömürülmesinde kullanılmıyorsa kendi başına hiçbir şey getirmez.

Bir ayakkabıcıyı alalım. İşini iyi biliyor, emeğine iyi ücret ödeniyor, siparişlerden de başını alamıyor. Diyelim, kimi şeylerden kendini yoksun bırakma pahasına, her gün bir kenara 1 ruble koyuyor... ya da ayda 25 ruble... Diyelim bu adam ne hasta oluyor, ne şevksiz, neşesiz oluyor... her gün aslanlar gibi çalışıyor... Biriktirme hırsına karşın en iyi, en pahalı yiyeceklerle besleniyor... ince hastalık, verem, veba ona hiç dokunmuyor... evli değil, çoluk çocuk gideri yok... Adamın yarar hanesine yazılabilecek başka şeyleri de siz ekleyin. Evet, ekleyin gitsin... nasılsa düş kuruyoruz! Bütün bu olumlu koşullarla, elli yıl sonra bizim ayakkabıcının tüm serveti on bin rubledir. Bu adam artık yaşlanıp da çalışamaz hale gelince bu para onun neyine ne kadar yetecek? Hayır, büyük servetlerin edinilme yolunun bu olmadığı apaçık ortada.

Gelin, başka bir boyut katalım örneğimize. Ayakkabıcı, birikimini emniyet sandığına yatırsın. Emniyet sandıklan bilindiği gibi yoksulları sömüren burjuva girişimcilere kredi sağlayan kurumlardır. Sonra ayakkabıcının, bir yoksulun oğlunu yanına çırak aldığını varsayalım. Yoksul, oğlu beş yıl sonra kunduracılık sanatını öğrenecek ve kendi ekmeğini kazanacak diye bu işten çok mutlu olacaktır.

Çırak ayakkabıcıya belirli bir gelir getirecektir. Siparişler birbiri ardına sürerse bizim ayakkabıcı ikinci, üçüncü çırakları alacaktır yanına. Biraz daha sonra ise ayakkabıcı, hakları günde üç dört ruble iken bir ruble verip birtakım yoksulları işçi olarak çalıştırmaya başlar yanında (buna karşın, bir iş bulabildikleri için onlar çok mutludurlar). Ayakkabıcımızın "şansı varsa", yani yeterince uyanık olabilirse, çırakları, işçileri ve kendi emeği ona günde on rublelik bir gelir sağlayacaktır. Böylece yavaş yavaş işlerini büyütecek, varsıllaşacak ve zorunlu gıda maddelerini alabilmek için tasarruf yapmak zorunda kalmayacaktır. Sonunda da oğluna küçük bir miras bırakabilecektir.

"Ekonomi yapmak, tasarruf yapmak" dedikleri şey budur işte: Hiçbir şeyi olmayan yoksulların emeğini sömürerek bir miktar varlığa kavuşmak.
Ticaret, ilk bakışta bu kurala bir istisna gibi görünür: "Birisi Çin'den çay satın alıp Fransa'ya götürdü ve burada çayı satıp sermayesinin yüzde otuzu kadar kâr etti. Bu adam, görüldüğü gibi hiç kimseyi sömürmemiştir... Bunu nasıl açıklayacağız?!"
Aslında işin özü ticarette de değişmemektedir. Bizim çay taciri Çin'den satın aldığı çayı Fransa'ya kendi sırtında götürmüş olsaydı, o zaman durum farklı olurdu. Eski zamanlarda, Ortaçağın başlarında falan, ticaret tam da böyle yapılırdı. Bu nedenle de günümüzde olduğu gibi dudak uçuklatan paralar kazanılamazdı ticaretten. Zorlu, uzun ve tehlikeli bir yolculuktan sonra tacirler, bezirganlar alçakgönüllü bir kazanca razı olurlardı. Hatta, insanlar kazanç güdüsünden çok yolculuk ve serüven sevgileri nedeniyle bu işi yaparlardı.

Bugünse iş epey basitleşmiş durumda. Sermaye sahibi yerinden bile kımıldamadan büyük paralar kazanabilir. Yapacağı tek şey bir komisyoncuya telgraf çekip yüz ton çay sipariş etmek, sonra da kiraladığı gemiyi sigortalatıp yükünü beklemektir. Birkaç hafta sonra ya da gemi yelkenliyse eğer üç ay sonra malı elinde olacaktır. Gemiyi ve yükü sigortalattığı için yolculuktaki olası birtakım serüvenlerden, tehlikelerden bile uzak olarak malına ve kazancına kavuşacaktır. Bir gemi yük için taşıma parası, sigorta vb. de içinde olmak üzere elli bin ruble harcadıysa, satıştan eline altmış bin ruble geçecek, aynı operasyonu yılda üç kez yinelemesi durumunda beyler paşalar gibi yaşayabilecektir. Tehlike, yalnızca yeni bir mal üzerinden vurgun vurmak gibi bir niyete kapılmakla söz konusu olacaktır: Bu durumda da tüccar ya servetini ikiye katlayacak, ya da her şeyini yitirecektir.

Şu akla gelebilir: Üç beş mangır tayfalık ücretiyle ta Çin'e gidip geri dönecek, bu arada hayatını tehlikeye atacak, canı çıkana dek çalışacak adamları bulmak kolay mı? Doklarda, ancak açlıktan ölmeyecek bir ücret karşılığında öküz gibi çalışacak yükleme boşaltma işçilerini nasıl buldu? Bütün bunları nasıl başardı? Yanıt basit: Başınızı çevirdiğiniz yerde sefalet ve yoksulluk var da ondan! Herhangi bir limana gidin ve gemici meyhanelerini dolaşın, sabahın köründen gece yarılarına dek ne pahasına olursa olsun bir gemide iş bulabilmek için bekleşen yoksulları göreceksiniz. Haftalar, aylar süren bekleyişlerden sonra yeni bir gemide yeni limanlara doğru yol alabilme bahtiyarlığına eren yoksulların gözlerindeki sevinç ışıltısını göreceksiniz. Tüm yaşamları o gemiden bu gemiye, o limandan bu limana yolculuk ederek geçmiştir ve daha nice gemiler, limanlar dolaştıktan sonra enginlerde bir yerlerde boğulup gideceklerdir.

Onların ev demeye bin şahit isteyen derme çatma barakalarına girin, aylarca, yıllarca babalarının, kocalarının dönüşünü bekleyen paçavralar içindeki çocuklarına, karılarına bakın... Denizaşırı yerlerden mal getiren tüccarların neden zengin olduğunu kolayca anlayacaksınız.

Nereden, ne kadar örnek alırsanız alın, sonuç değişmez. Küçük ya da büyük servetlerin oluşması üzerine, bunların kökenlerinde yatan şey üzerine düşünün: Ticaret, banka operasyonları, sanayi ya da toprak sahipliği... bunların hepsinde göreceğiniz şey, birilerinin zenginliğinin birilerinin yoksulluğuna dayanıyor olmasıdır. Bu durumda da anarşist toplumun gelip de bu topluma yerleşecek Rotchild ve benzerlerinden hiçbir korkusu yoktur. Eğer toplumun her üyesi birkaç saatlik bir üretici emek harcadıktan sonra uygarlığın sunduğu bütün hazlardan, bilim ve sanatın insanlığa sunduğu bütün nimetlerden yararlanabileceklerini bilirlerse, para bile denilemeyecek bir paraya üretici gücünü kimseye satmaya yanaşmayacaktır. Rotchild'ler çevrelerinde kendilerini zengin edecek yoksulluğu bulamayacaklardır. Ceplerindeki paralar ancak bazı alışveriş işlemleri yapmalarına yarayan herhangi bir metalden farksız olacak, mevcut paralarının üstüne tek bir yeni altın ve gümüş para koyamayacaklardır.
* * *
Bu, aynı zamanda kamulaştırmanın sınırlarının ne olacağını da belirleyen bir çözüm yoludur. Kamulaştırma ya da zoralımı yapılacak şeyler, bankerin, sanayicinin ya da toprak sahibinin -her kim olursa olsun- bir başkasının emeğini sömürmesine araç olabilecek her şeydir. Anlaşılmaz hiçbir yanı olmayan, alabildiğine yalın bir kural.

Biz kimsenin sırtından paltosunu almak istemiyoruz; bizim istediğimiz, işçilerin sömürülmesine yarayabilecek her şeyi, evet her şeyi -bunlar kimin elinde bulunuyor olursa olsun,- işçilerin eline vermektir. Biz hiç kimsenin yoksulluk çekmemesi, hiç kimsenin hiçbir şeyden yoksun olmaması için, tek bir insanın bile, kendisinin ve çoluk çocuğunun yaşamını sürdürebilmesi için işgücünü satmak zorunda kalmaması için elimizden gelen her şeyi yapacağız.

Bizim, kamulaştırmadan ve zoralımdan ve öyle yüz sene falan sonra değil, hemen yakın gelecekte yaşamayı umduğumuz devrim sırasındaki görevlerimizden anladığımız budur işte.




III


Genel olarak anarşizm, özel olarak kamulaştırma ve zoralım düşüncesi, bağımsız kişiler ve avareliği yaşamın en yüce amacı olarak görmeyenlerce daha çok onaylanıyor. "Yalnız, dikkat!" diyor, sık sık bize böyle dostlar. "Fazla aşırı gitmeyin; insanlık öyle bir günün içinde değişivermez, o bakımdan kamulaştırma, zoralım ve anarşi programınızda fazla aceleci olmayın. Yoksa, sağlam sonuçlara ulaşabilme şansınızı tehlikeye atmış olursunuz."

Kamulaştırma ve zoralım açısından bizi korkutan nokta bu konuda aşırı gitme değil, tam tersine, kamulaştırma ve zoralım girişiminin, devrim kabarmasını yarı yolda bırakabilecek, onu parçalayabilecek, onu yarım önlemlerle yetersinen bir düzeyde bırakabilecek önemsiz bir boyutta kalabileceği korkusudur. Yarım önlemler kimseyi tatmin etmeyeceği gibi, toplumda derin bir sarsıntı yaratır, yaşamın normal akışını bozar; bütün yarım önlemler ölü doğdukları için de, toplumda genel bir hoşnutsuzluk yaratmaktan ve gericiliğin zaferini kaçımlmazlaştırmaktan başka bir işe yaramazlar.

İşin inceliği şurada: Bizde toplumsal ilişkilerin öyle bir yapısal özelliği var ki, bunları parça bölük değiştirebilmek kesinlikle olanaksızdır. Bizim ekonomik yapımızı oluşturan düzeneğin bütün parçaları birbirlerine öyle sıkı sıkıya bağlıdırlar ki, bunlardan bir tanesine dokunabilmek, geri kalanların tümüne el atmadan olanaksızdır. Devrimciler, kamulaştırma ve zoralım konusundaki daha ilk girişimlerinde bu gerçeği hemen anlarlar.

Küçük bir yerde, küçük, sınırlı bir kamulaştırma ve zoralıma giriştiniz diyelim. Kimlere zoralım uygulayacaksınız: Örneğin büyük toprak sahiplerine... ama bir zamanlar Henry George'un (1) da önerdiği gibi fabrikalara dokunmadan yapacaksınız bunu... ya da farz edelim ki, bir kentte evleri kamulaştıracaksmız; ama bunu yaparken yiyecek maddesi stoklarının ortak mülkiyeti sizi ilgilendirmeyecek... ya da bir yerde fabrikaları kamulaştıracaksınız, ama bunu yaparken büyük toprak sahiplerinin ellerindeki topraklar sizi ilgilendirmeyecek. Hep aynı sonuçla karşı karşıya kalırsınız: Ekonomik hayatı yeni ilkeler üzerine yeniden yapılandırmamış olmaktan kaynaklanan büyük bir sarsıntı; endüstriyel üretim ve alışverişin, adalet ilkelerine bir daha dönüşü mümkün kılmayacak bir şekilde durması, toplumda bütünsel uyumun bir daha kurulamaması!

Köylü toprak sahibinden kurtuldu diyelim, ama aynı şekilde sanayi de kapitalist, tüccar ve bankerin egemenliğinden kurtulamadı mı, sonuç sıfıra sıfır elde var sıfırdır. Köylünün bugün yalnızca toprak sahibine ödediği ağır kiralardan değil, çağdaş koşulların tümünden dolayı anası ağlamaktadır: Örneğin, köylünün emeğiyle karşılaştırıldığında elli kapikten bir mangır fazla etmeyecek bir çapa ya da küreği iki rubleye satarak ona attığı kazıktan; varlığını, beslediği binlerce memurla sürdüren devlete ödediği bitmez tükenmez vergilerden; tüm ülkelerin kapitalistleri pazar bölüşümü nedeniyle durmadan birbirleriyle savaştıkları için ya da Asya'nın, Afrika'nın şu ya da bu bölgesini kimin sömüreceği konusunda her an savaş patlayabileceğinden devletin gerek duyduğu orduyu besleyecek kaynağı oluşturmak üzere ödediği harçlardan, resimlerden, ek vergilerden... Batı Avrupa köylüsü, köyünün boşalmasından da dertlidir: Gençler kimi lüks maddeleri üreten fabrikalarda çalışarak görece fazla ücret almanın ya da genel olarak kentteki yaşamın canlılığının çekiciliğine kapılarak baba evlerini bir bir bırakıp gitmektedirler... Köylü ayrıca, tarım kesiminin zararına olarak sanayi kesimine verilen yapay destekten, başka ülkelerin ticari sömürüsünden, borsa spekülasyonlarından, toprağının verimini artıracak ve tarım araç-gereçlerini mükemmelleştirecek imkânlardan yoksun olmaktan ve daha pek çok şeyden dertlidir. Kısacası köylü, yalnızca işlediği toprak için ödediği (ve durmadan yükselen) kiradan değil, sömürüye dayanan toplumumuzda var olan koşulların tümünden bezmiştir. Bu bakımdan rahatlıkla öne sürebiliriz ki, kamulaştırma, kimseye kira falan ödemeden köylüye toprağını rahatça işlemek, kaldırdığı üründen yararlanmak hakkını sağlasa bile, geçici bir rahatlama dönemi yaşanmakla birlikte, çok geçmeden bugünkü kahredici ortama yeniden dönülecektir. Bunun sonucu olarak da her şeye yeniden başlanacak, üstüne üstlük, eski sorunlara yeni sorunlar da eklenmiş olacaktır.

Sanayi için de aynı durum söz konusudur. Yarın fabrikaları işçilere verin, yani köylüleri toprak sahibi yaparak yaptığınız şeyi işçiler için yapın... Fabrikatörleri yok ettiniz, ama bu arada topraklar beylerin, paralar bankerlerin, borsa tacirlerin elinde.... Kısacası işçilerin emeğiyle yaşayan asalaklara, üretici hiçbir etkinlikte bulunmayıp başkalarının sırtından geçinen aracılara dokunmadınız, devletse sayısı belirsiz memuruyla durduğu yerde duruyor... Göreceksiniz ki sanayide en küçük bir iyileşme olmayacaktır. Diz boyu yoksulluk içinde süründüğü için alım gücünden yoksun köylü kitlesi içinde müşteriniz yok, hammaddeniz yok, ürettiğiniz ürünü gideceği noktalara taşıtamıyorsunuz, çünkü ticarette bir durgunluk yaşanıyor, ama asıl, tüm ülke, ihtiyacı olan malı kendisi üretmeye başlamış durumda, neyi nereye taşıtacaksınız... sonuç: Tüm ülkede sanayi amaçsız, içeriksiz, acınası bir duruma düşmeye başlamış... Fabrikalar birbiri ardınca kapanıyor, işçiler yığınlar halinde sokağa atılıyor... Bu aç işçi kitleleri artık karşılarına ilk çıkacak, III. Napolyon türünden siyasal serüvenciye boyun eğmeye ya da, hatta, eski düzene geri dönmeye hazırdır... tek ki çalışmalarına karşılık onlara miktarının ne olduğunu bildikleri düzenli bir ücret ödensin.

Hadi bir deney daha: Topraklar kamulaştırıhp köylülere dağıtıldı, fabrikalar işçilere verildi, ancak aracılara dokunulmadı. O aracılar ki: Bizim el emeği ürünlerimizi toplar satarlar, büyük kentlerde un, ekmek, et... akla gelebilecek her mal üzerine vurgun yaparlar! Kamulaştırılan topraklarda ve işçilere verilen fabrikalarda üretilen ürünlerin alım satımı, malların bir yerden bir yere ulaştırılması ister istemez duracaktır. Paris, ekmeksiz kalırken, Lyon, ipeği için pazar bulamayacak ve gericilik emekçilerin cesetlerine basarak, köyleri kentleri top gülleleriyle enkaza çevirerek... idamlar, sürgünler, sefahat âlemleri arasında yeniden iktidarı ele geçirecektir. Tıpkı 1815'te, 1848'de ve 1871'de olduğu gibi.

Bizim toplumumuzda her şey öylesine sıkı sıkıya birbirine bağlıdır ki, ekonominin herhangi bir alanına dokunduğunuzda bunun öbür alanları etkilememesi olanaksızdır. Tarım kesiminde ya da sanayide özel mülkiyete son verdiğiniz anda, kalan bütün alanlarda da aynı şeyi yapmanız gerekir. Bunu gerçekleştirecek tek şey de devrimin başarısı olacaktır. Ya da tersinden: Devrimin başarısı, bunun gerçekleşmesine bağlı olacaktır.

Sözün özü, istesek de kamulaştırmayı sınırlı tutamayız. "Kutsal mülkiyet" ilkesi -özellikle bu ilke- bir sarsıldı, sallandı mı, çileden çıkmış kölelerin; ırgatların, amelelerin, işçilerin, demiryolcuların, dökerlerin yumruğu altında yok olup gitmesine dünyanın bütün kuramcıları bir araya gelseler engel olamazlar. Herhangi bir büyük kent, örneğin Paris, evleri, fabrikaları kamulaştırdı mı, eşyanın doğası gereği, bankerlerin, geçmiş borçların faizi olarak Paris'ten yıllık elli milyon vergi almalarını reddetmek zorunda kalacaklardır. Keza, tarım emekçileriyle ilişkiye girdiğinde, onları toprak beylerine olan bağımlılıklarına son vermeye çağıracaklardır. En azından Paris'in çevresindeki toprakların kamulaştırılmaları gerekmektedir Karınların doyması ve çalışılabilmesi için, kentin demiryollarını da kamulaştırması zorunludur; ve son olarak gıda maddelerinin boşa harcanmaması ve ekmeğin vurguncuların elinde kalmaması için -1793'te komünde olduğu gibi- Parislilerin kendilerinin yiyecek depolan kurmak ve ekmeğin, her tür yiyeceğin dağıtımıyla ilgilenmeleri gerekmektedir.


* * *


Ne var ki, kimi uzmanlar, bir ayırtıya daha dikkat çekmeye çalışıyorlar. "Pekâlâ," diyorlar, "toprağı kamulaştırdınız, kömür ocaklarını, fabrikaları... kamulaştırdınız. Bunlar üretim araçlarıdır ve hak adalet gereği bunlar kamu mülkiyeti olarak görülmelidir. Ama bunlardan başka bir de özel mülkiyette kalması gereken gıda, giyim, konut vb. gibi tüketim araçları var."

Halkın sağduyusu bu fazla duyarlı konuya çarçabuk bir çözüm üretmiştir. İlkin, biz yabanıl hayvanlar gibi değiliz ki inlerde, kovuklarda yaşayalım; çalışan bir Avrupalı için ev, oda, yatak, soba gerektir. Çalışmayan, hiçbir şey üretmeyen insan için yatak, oda, ev... bunlar bir avarelik ortamı oluşturur. Ama çalışan bir insan için ısıtılmış, aydınlatılmış bir oda tıpkı herhangi bir el aleti ya da makine gibi bir üretim aracıdır. Onun yarın kullanacağı kaslarına güç vermesi, sinirlerini onarması için gereklidir. Bir emekçinin, üreticinin dinlenmesi, bir makinenin çalışmaya başlamadan önce bakımdan geçirilmesi gibidir.

Yiyecek içecek yönünden bu büsbütün böyledir. Bazı sözde ekonomistler, bir buhar makinesinin içinde yanan kömürü nedense, ham pamuk ya da demir cevheri gibi üretim için gerekli asli üretim malzemeleri arasında görmemektedirler. Gıda gibi, insan bedeninin varlığını sürdürebilmesi için olmazsa olmaz bir şey, nasıl olur da üretim için zorunlu kalemler arasında görülmez? Nasıl bir yaklaşım bu? Dinsel metafizik kalıntısı mı?

Yediği önünde, yemediği ardında semiz bir zenginin kuş sütü eksik sofraları lüks tüketim içine girer. Ama bir emekçinin yediği yemek, buhar üreten bir makinede bu iş için yakılan kömürden farksızdır.

Giysi için de durum aynıdır. Bu konuda üretim araçları ve tüketim maddesi ayrımı yapan iktisatçılar, Yeni Gineli vahşilerin giysileriyle dolaşıyor olsalardı, bunda pek anlaşılmaz bir yan bulunmazdı. Ama tek satır yazı yazamayan insanların üzerlerinde giyecekleri bir gömlek de yoksa, gömlekle kalem arasında böylesi derin bir ayrım koymak da doğru değildir. Eğer bunların karılarının üzerlerindeki zengin tuvaletler gerçekten de lüks nesnelerse, demek ki belli miktarda pamuklu, keten, ipekli kumaş var demektir; aksi taktirde tekstil üreticisi üretim yapamazdı. Bir gömlek ve pantolonu olmazsa işçi işine nasıl gider; ve işini tamamladıktan sonra evine nasıl dönebilir? Pantolonuyla, gocuğuyla, kasketiyle işçinin üzerinde bulunması gereken giysiler, onun için örs ve çekiç neyse odur.

Ne mutlu ki, halk, devrimi tam da böyle anlıyor. Herhangi bir hükümeti devirmeye görsün, kendisi için her şeyden önce sağlamaya çalıştığı şeyler; sağlık hizmeti, konut, kendine ve ailesine yetecek kadar gıda ve giysi ve bunları edinebilmek için kimseye herhangi bir haraç ödememektir. Ve bunda da sonuna kadar haklıdır. Ve halkın bu yöntemi, üretim araçlarıyla tüketim maddeleri araşma bir sürü ince ayrımlar koyan yüce iktisat bilginlerinin yöntemlerinden çok daha "bilimsel"dir. Halk, devrimin, tam da bu noktadan başlaması gerektiğini, ekonomi bilimi adına gerçekleştirilmesine çalışılacak ve ekonomi biliminin temelini teşkil edecek şeyin, insanoğlunun gereksinimlerinin gereksiz harcamalar yapmadan nasıl karşılanacağının belirlenmesi olduğunu anlamaktadır.
1 "Tarım sosyalizmi" adı verilen akımın kuramcısı olan Henry George, kapitalist ekonomide temel sanayi ve ticaretin, özel mülkiyetin ve serbest rekabetin varlıklarını sürdürmeleri, ancak toprakların da devletleştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Onun bu görüşleri XIX. yüzyılın 80'li 90'lı yıllarında ABD'de çok popüler olmuştu. Yapıtları arasında en tanınmışları "Progress andPoverty" (1879), "Social Problems" (1884), "Protection and free trade" (1886).

May 26, 2012

işte bu

görün görün ibretlik paylaşım 
umutsuzluk yoh gençler canımı sıkmayın heee 



May 23, 2012

Hissettirilmek

Bu bir gözlem ve analiz yazısıdır
gazetelerdeki maydonoz seviyesindeki yazılara bir isyeeaaannnnndır


Mevzu derin gençler ,bayanlar ,baylar
bir önceki yazıda değer yargısından bahsetmiştim
bu yazımda eğer becerebilirsem 
düzen içerisindeki düzensizlikten
çarpıklıktan
ve hatta dayatmadan dem vurucam.
arada sırada tekrara düşücem

pencereleri açın oda bi hava alsın birazdan lazım olacak
bir de çay demleyin misler gibi

Eğer yazımda götü başı size dokunan  bir yer olursa 
ki olmalı zaten amacı bu.
sakın yanlış anlamayın
isyanım size değil 
toplumadır.
size ancak yakınabilirim o da zan ile hareket etmemizdendir

İnsanız insanoğluyuz 
duygularla yaşıyoruz
her olayı sıcağı sıcağına yaşıyoruz 
sinirlenince damarlarımız genişliyor
korkunca benzimiz atıyor
sevinince ağzımız kulaklara yapışıyor
çok güzel şeyler bunlar
bize insan olduğumuzu hatırlatıyor

Ama birisi var ki 
daha önce de bahsettiğim gibi
tüm oyunlar onun üzerine kurulu
onun adı kibir.

İnsanları analiz etmenin en güzel yolunun gözlem olduğuna inanırım.
şöyle bir düşünelim 

Sokaktan geçen 7-8 yaşlarındaki çocuğa büyüyünce ne olacaksın sorusunu soralım
cevap muhtemelen belli meslek gruplarını gösterir
artist,futbolcu,şarkıcı...
ortak özellikleri popüler olmalarıdır
sonuç: herkes popüler olmak ister
ve bu bizim doğamız gereği hissettiğimiz bişeydir
gayr-i ihtiyari.

Bazı insanlar başka şeylere bakarlar
sizin ömrünüz boyunca bakıp da göremeyeceğiniz şeyleri 
onlar ilk bakışta görürler
çünkü onlar senin ne istediğini senden çok daha iyi bilirler
eğer insanlığın bu yönünü iyi analiz edip medya ile sürekli gündemde tutarsan ve ürettiğin ürünlerle bu ihtiyaçları karşılarsan tek-el olursun.
bilgi gerçekten güçtür.
para kazanmanın en kolay yolu insanlara ihtiyacı olanı sunmaktır.muhtaç insan sorgulayamaz.

şimdi yaşadığımız dünyayı ele alalım.okuduğğumuz gazeteler,takip ettiğimiz tv'ler,ana haber bültenerleri,diziler,dinlediğimiz  radyolar .bize empoze edilen şeyleri şöyle bir gözümüzün önüne getirelim.

60lı yıllarda ABD de 70li yıllarda avrupada ve tüm dünyada önemi anlaşılan medya en önemli toplum-mühendisliği silahıdır. Kenan Evren darbe yapınca ele geçirilen ilk kurumun Trt olduğunu hepimiz biliyoruz.

Küresel medya patronları ve G8 liderleri 
medya babalarına 1.5 porsiyon bol acılı 
adana siparişi verir gibi görmek istedikleri nesli dikte ediyorlar.sen de bunu mutlak doğruymuş gibi kabul edersin.niye? çünkü böyle hissettirilirsin.
çünkü toplumda yer edinmenin en kolay yolu budur.herkesin yaptığını yapmak.pahalı markalar ,güzel kokular,etiketli meslekler...mmmm çok imrendim(:
yazımın başında da söylediğim gibi sana kızmıyorum sadece sorgulamanı istiyorum .

David Fincher-Fight club:Kesinlikle izlenmesi gereken bir film.
ve inanır mısınız bu film en iyi ses efekti alanında Oscara layık görüldü
aslında olması gereken sayı 6-7 dalda hadi biraz daha ılımlı olayım en az 3 dal. Sırf mevcut düzene eleştiri yöneltti diye adamlar hakaret eder gibi en iyi ses efekti alanında aday gösteriyor..Sanırsın Mozart'ın bilmem kaçıncı senfonisini filme uyarlamışlar. Halbuki filmin ana teması insanların nasıl ayakta düzüldüklerini göstermektir.İnsanların buna nasıl sessiz kaldıklarını ve yaşadıkları o iğrenç hayatı gözler önüne sermektir.Aslında çok da gerekli olmayan şeylerin tüketim toplumunda nasıl yüceltildiklerini anlatmaktır.
Şimdi filmden bir replik molası. Tyler Durden: Dinleyin pislikler !Sizler özel değilsiniz ,sizler güzel yada eşi benzeri olmayan bir kar tanesi de değilsiniz,sizler paranız kadar değilsiniz,sizler bindiğiniz araba değilsiniz,sizler kredi kartlarınızın limiti değilsiniz!!

Şimdi anladık mı bizi hangi kalıplara sığdırmaya çalıştıklarını?
Hangi değerleri yücelttiklerini? 
Hangi değerleri itin götüne soktuklarını
Ve biz bunu severek,isteyerek yapıyoruz.en akıl almaz olanı da bu
deveye diken insana siken lazım gelirmiş 
en azından bunun doğruluğunu ispatladık.

moda,marka,ve izmlerin hepsi insanların bir yere ait olduklarını hissetmesini sağlayan araçlar.
hissettirilmek!
neye hangi değeri yükleyeceğine karar verememek 
çok acı olummmm 

bütün bir nesil benzin pompalıyor...garsonluk yapıyor...yada beyaz yakalı köle olmuş!
ve işin kötüsü bunları yaparak sahip olduklarımız zamanla bize sahip oluyor.
inanın bana tüm bunların sebebi kibirimiz ,aç gözlülüğümüz...halk arasında ideal de denilir.
tabi makul olanına lafımız yok.

Sistem en güçlü silahını en zayıf noktamıza dayamış durumda.
kayıtsız kalmak mümkün değil gibi gözüküyor ilk bakışta 
bii taraf olan bertaraf olur mantığı işliyor.
Ama canlar herşey ilk adım ile bir kişi ile başlıyor
Duvarınızda kimin resminin olduğunun hiçbir önemi yok
ben söyleyeyim:
 Ortak noktaları vaz geçmemeleri
sorunların üzerine gitmeleri
bana mı kalmış laaaa dünyanın yükü dememeleri

Artık haaasssiktir beaa Rıfat abi demenin vakti geldi
Pardon filmindeki İbrahim gibi.

Mutlak doğru-2


mutlak doğruyu hala arayan biri olarak
toplumun değer yargısını hayretle izliyorum.

bazan inanın çok sıkıcı oluyor
istemediğin bir şeyi sırf toplum dayatmasından dolayı yapmak
dahası bunun hangi değerlere göre doğru olduğunu bilmemek
evet evet can sıkıcı .
Herkesin yanlış yaptığı şeyi sen doğru yaparsan; Herkesin yaptığı doğru, senin yaptığın yanlış olur. Fyodor Mihayloviç Dostoyewsky

açıklamak istediğim bazı konular var
ama inanın kendim de çok anlayamadığım için
en azından bu yazıda bahsetmicem.
zeytinyağsız salata tadı vermek istemiyorum.

bugün düşündüğüm şeyleri ,ideolojiyi
10 yıl önce bana söyleseler muhtemelen en büyük dalgayı ben geçerdim
garip çok garip.

insanın açık ara en büyük günahı kibir
en büyük tezgahlar bunun üzerinden oynanıyor
farkında değiliz belki ama en büyük sektörler kibir üzerine kurulu.
moda,siyaset,askeri harcamalar
çok iddalıyım...
özel hayatta ve sosyal hayatta en büyük falsomuz kibir .

bence kibirden gebermek diye bir tabir olmalı
kibirim herşeyim
ayşe teyzenin kibiri onun mahalledeki markası
manav ahmet dayı
taksici salih vs vs..

şimdi toplumun değer yargısını kibir oluşturuyor desem yalan olur mu?

May 22, 2012

la estilográfica: inansan neye yararumut etsen ne faydaiçinde o ene...

la estilográfica:
inansan neye yararumut etsen ne faydaiçinde o ene...
: inansan neye yarar umut etsen ne fayda içinde o enerji yoksa çabalasan ne fayda hayat bu,öyle taktikle planla yü...

Popüler Kültür : Sıkıştırılmış Hayatlar

Eskiden her topluluğun kendine has bir kültürü, yaşam biçimi ve hayata bakış açısı vardı ancak özelikle sanayi devriminden sonra modernleşmenin yaygınlaşması, nüfusun artması ve köylerden kentlere göçün artması gibi faktörlerle insanlar kültürel benliklerini yavaş yavaş geride bırakmaya başladılar. Etnik merkeziyetçiliğin önemini gitgide yitirdiği ve farklı ırka mensup insanların birlikte olmaya başladığı şu günlerde dünya git gide daha da küçük bir yer haline geldi, üstüne üstlük başta Amerika’nın arkasından finansal ve siyasi gücü elinde bulunduran büyük Avrupa ülkelerin dayattığı popüler kültür insanları tek tip olmaya zorluyor. Amerika’nın ne kültürü var kaç yıllık ülke ne olacak gibi yaklaşımların birazdan anlatacaklarımla ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkacak.
Amerika deyip geçmemek lazım, Amerikalılar( aslen etnik bir kökeni bulunmasa da) övmek gibi olmasın gerçekten zeki adamlar, yiğidi öldür hakkını ver demişler. Adamların dünyaya uyguladığı kısa ve uzun vadeli birçok projesi var: atom bombasını kullanmak için pearl harbor vukuatına razı olmaları, Irak’a girmek için 11 Eylül saldırılarını organize etmeleri bunlardan ikisi. Az önce bahsettiğim popüler kültür de Amerika’nın bir oyuncağı. Amaç dünyayı Amerikanlaştırmak, böylece daha çok insana hitap edip daha çok para kazanacaklar ve dünya üzerinde mutlak güç olmak için çalışacaklar( zaten öyleler de doyumsuz insanlar bunlar manifest destiny diye bir şey var aşikar alın yazısı Türkçesi, Amerika kıtasına ilk ayak bastıklarında diyorlar ki biz yayılmalıyız bu kıtaya, ele geçirmeliyiz her yeri vs. sonunda başarıyorlar ancak yetmiyor, şu an Nasa nın yaptığı çalışmalar da aşikar alın yazısının bir örneği adamlar uzaya yerleşmeye çalışıyor) Konuyu çok dağıtmadan devam edelim. Mutlak güç olmaktan, para kazanmaktan bahsediyordum, tam da kapitalist rejimin mihenk taşları. Peki Amerika nasıl bu kadar insanların hayatına girmeyi ve bizlerin hayatına yön vermeyi başarıyor ?  Anlatayım.
Çok küçük bir örnek: hani annelerimizin, anneannelerimizin evlerindeki o eski eşek ölüsü gibi Singer dikiş makineleri var ya işte onlar Amerika’nın para kazanmak için tüm dünyaya sattığı aletlerden biri. Zannetmiyorum ki Singer görmemiş, onun alttaki o koca tekerleğini eliyle döndürmemiş bir çocuk olsun; 80, 90 jenerasyonundan bahsediyorum.
O, Türkiye de en çok satılan araba markası: Ford ( reklam yapmak gibi olmasın). Michigan/ABD de doğan Henry Ford un Dünya mirasına kattığı bir marka. Ford araba üreterek yalnızca sanayileşmeyi körüklemedi ayrıca Fordizm denen bir akımda oluşturdu. Assembly Line denen bir dizaynla Dünyayı değişik bir üretim tarzıyla buluşturdu ( bu assembly line nı internetten araştırmakta fayda var)
Yeme-içme sektöründe hepimizin vazgeçilmezi! Burger King, Mc Donalds, Pepsi, Coca Cola, Pizza Hut ve diğerleri. Bu tarz fast food tarzı zincirler beslenme alışkanlıklarımızı tamamen olmasa da gitgide değiştiriyor. Burger King i ele alalım, sen git 1954 te Miami de ilk fast food restaurantını aç sonra olsun sana 2.234 milyar dolarlık dev bir şirket ( 2007 deki resmi gelir) bu nasıl oldu peki hepsini Amerikalılar mı yedi ? Hayır. Sen de yedin bende yedim öyle kazandı.
O kadar çok örnek var ki… ancak sanal alemdeki üstünlüklerinden bahsetmeden yapamayacağım. Bilgisayarı açtığımızdaki şu Windows açılış müziği var ya işte o Amerika nın şarkısı, bak yine şarkımız çalıyor… şu yazıyı bile Microsoft un yaptığı yazılımla yazıyorum tabi ki bunların kime ait olduğunu söylememe gerek yok. Son yıllardaki post modernist akımla gelen Facebook ve Twitter çılgınlığı ise hepimizin kendini kaptırdığı ayrı bir oluşum.
Sizce de tüm bunlar bizi tek tip insan olmaya zorlamıyor mu ? Popüler kültür bence bu.

Toparlayacak olursak bütün bu bilinçli hareketlerin hepsi tüketmeye ve tekrar ihtiyaç duymaya odaklı, biz tüketelim Amerika tekrar üretsin biz tüketelim Amerika tekrar…
Bu devran böyle sürüp gider.


            

May 20, 2012

Mutlak doğru



Hep merak etmişimdir
her durumda her zaman her yerde geçerli olacak bir doğru var mıdır diye
Öyle bişey olsun ki onu yaptığın anda yüreğine su serpilsin
hayat umrunda olmasın
bilesin ki getirisi olumludur
takdire şayandır .

bir buçuk porsiyon kuru-pilav gibi .

yanına ne istesen gider

salata ,cacık ,tatlı ,soğan ...

öyle bişey olsun ki
efendim: Ne dediğiniz önemli değil
ya o zaman ?

nasıl dediğiniz önemli. klişesiyle muhatap olmayalım.

Yaa haklısın ama keşke öyle demeseydin dedirtmesin
açık ara en gıcık laf.

hade hade bulun bişeler

yAlakalık demeyin de atıp tutun işte
inanırız belki :)

izleyenler